
Simone de Beauvoir 9 Ocak 1908’de Paris’te doğdu. Varlıklı bir burjuva çevre içinde büyüdü.
14 yaşında bir çocukken, bilinçli bir şekilde artık -tanrıya inanmayacağına karar verdi.
Şimdi artık o, “ölümsüzlüğün” aslında kendisini ilgilendirmediğini fark etmiştir.
Asıl olan şeyin, bu dünya olduğunu anlamıştı: çünkü onu seviyordu. Bundan dolayı, ölümsüzlük demek olan tanrıdan vazgeçmeliydi.
Beauvoir, üniversitede öğrenciyken Jean-Paul Sartre’ı tanıdı ve 1980 yılında Sartre ölünceye kadar onunla-birlikte yaşadı.
İlişkileri başladığı zaman, daima yenilemeyi istemiş oldukları iki yıllık anlaşmalar yaptılar.
Bu şekilde birlikteliklerinin sürekliliğini güvence altına aldıkları gibi, aşklarını da koruma altına almayı amaçladılar. Sartre’la hiçbir zaman evlenmemişler ve yaşadıkları ortak bir evleri olmamıştır. Bir aşk ilişkisinin ancak her iki taraf kendi tekliklerini sürdürür ve özgürce yaşayabilirse kalıcı olabileceğini savunmuşlardır.
Sİmone de BEAUVOİR, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu 3 ciltlik ''İKİNCİ CİNS'' adlı eseri ile üne kavuşmuştur.
“Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü”ne layık görülen "Mandarinler" kıtabı ise, varoluş felsefesine bağlı olan Simone de Beauvoir’ün önemli bir yapıtı.
Yaz sonunda sevgili Antrophos’un hediye ettiği Mandarinler, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaptı.
Kitapta, 2. Dünya Savaşı sonrası Fransız entellektüelleri ve onların ‘’Barış’’ algısı, kendi aralarındaki fikir ayrılıkları,sınıfsız bir toplumda insanlığın ödün vermeden kendi kendine var olabileceği üzerinde duruluyor.
Kitap, çeşitli hayat görüşlerini, insanın özünde yalnız oluşunu, değişimin kaçınılmazlığını,
gerçeğin değişmez bir olgu olmadığını, gerçeği etkilemek yerine, gerçekle iç içe yaşamak gerektiğini anlatıyor. Hayatı her yönüyle yeniden sorgulamanıza yardımcı oluyor.
2.Dünya Savaşı henüz bitmiştir.Paris’te karartma geceleri sona erer ve şehir uzun zamandır olmadığı kadar aydınlıktır.
Fransız entelektüellerinden Henri, savaş sonunda her şeyin eskisi gibi olacağını düşünür. Gazeteciliğe devam etmeyi ve yeni bir kitaba başlamayı tasarlar.Savaş sonunda eski mutlu günlerin geri geleceğini düşünmüştür ama yeniden mutlu olamadığını, hedeflerini gerçekleştirmek için gereken enerjiye sahip olamadığını görür. Hayatını ve kariyerini Henri’ye adamış olan Paule’den her geçen gün biraz daha uzaklaşır.
İçinde bulunmak istemediği politik yaşamın onu yutacağından korkmaktadır. Sosyalist ve Komünist parti arasındaki çatışmalar, kendilerini ifade edecek bir medya aracına ihtiyaç duymaları ve Henri’nin kurmuş olduğu gazete üzerindeki baskıları, onun mutsuzluğunu pekiştirir.
Artık sokaklar aynı sokak, Paris aynı Paris değildir.Oysa Henri bunu hayal etmemiştir. Barışı, savaştaki izlenimlerini anlatabileceğini düşünmüştür. Sokaklar iç karatıcı, insanlar iticidir. Yaşam iyice tadını kaçırmıştır. Kendini hiçbir yere ait hissedememesi, en iyisinin susmak olduğu düşüncesine sürükler onu.
Dünya, tüm yoksullukları, katliamları ve haksızlıklarıyla dünya olmaya devam edecektir.
