17 Eylül 2010 Cuma

Gadjo Dilo...


Romanlar veya halk arasındaki tabirle Çingeneler!
Hindistan'ın Pencap-Sind (Pakistan, Karaçi) nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan'ın da içinde bulunduğu bölgelerden 1050 civarında İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmış Hint-Avrupa kökenli halkın adıdır.
Dünyanın her yerinde rastlayabileceğiniz kalabalık bir topluluk. Güzel kızları, dansları ve müzikleri ile tanıyoruz Romanları.

Roman sözcüğü yerleşik düzeni olmayan, yersiz-yurtsuz, göçebe insanları çağrıştırır. Oysa Romanların çok azı günümüzde göçebedir.
Bugüne kadarki politikalarla Romanlar hep vatanlarını terk etmeye zorlanmışlardır. Yaşadıkları her ülkede değişik adlarla anılan Romanlar, Anadolu'da "elekci", "sepetci", "karaçi", "çingene" vb. adlarla adlandırılmaktadırlar.
Romanlar, ilk kez 1505'te İrlanda'da, 1514'te de İngiltere'de nüfus kayıtlarına geçirilmişler.
Romanlar’ın büyük bir bölümü gelenek, göreneklerini ve topluluklarının yönetim biçimlerini korumuş ve ilk olarak 19. yy.da Avrupa'da, sayıları 10 ile 100 aile arasında değişen ‘’Çingene’’ toplulukları şefler seçmeye başlamıştır.

"Gadjo Dilo" filmi, Tony Gatlif'in Çingeneler üzerine yaptığı üçlünün son filmini oluşturmaktadır. Filmde Stephane kayıp şarkıcı NORA LUCA’yı aramak için çıktığı seyahatte Çingene şefi ‘’Isıdore’’ a rastlar. Isıdore ise kısa bir süre önce gözaltına alınan oğlunun boşluğunu Stephane ile doldurmaya çalışır. ‘Oğlum’ dediği Stephane’ı yaşadıkları bölgeye götürüp evinde misafir eder.
Ancak, Isıdore’un evinde yatan Stephane’ı gören diğer Romanlar, ‘’evde dev gibi, kocaman dişleri olan bir ‘’Gadjo’’ ‘var diye çığlık çığlığa bağırırlar. Halkını sakinleştirmek Isıdore’a düşer. Zamanla Stephane da orada sürdürülen yaşam biçimini benimser ve dillerini öğrenmeye çalışır.
Giderek bu "çılgın yabancı"ya alışmaya başlarlar. Stephane, Isıdore ve ekibinin şarkılarını teybe kaydeder. Onlara da NORA LUCA’yı dinletir. Oysa Nora, sadece bir kasetin üzerinde ismi olan kayıp bir şarkıcıdır ve yaşadığına dair hiçbir ipucu da yoktur.
Stephane, belki de peşinden boşuna koştuğu hayali ararken, aslında kendini, aşkı ve yepyeni cıvıl cıvıl bir yaşama şeklini bulur.
Romanların kendi ülkelerinde nasıl dışlandıklarına,köylerinin yakılışına şahit olur.Kaydettiği tüm kasetleri toprağa gömüp votkasını içer ve Isıdore’dan gördüğü gibi mezarın başında ağlayarak oynar.
Filmi izlerken Stephane’ın yolculuğunun sonunu merak ediyor, belki de şu ana kadar önyargılı olduğunuz ‘’ÇİNGENE’’ topluluğu hakkında birçok bilgiye sahip oluyorsunuz. Dışlanmış bir halkın sevincine ve hüznüne ortak oluyor, yüreğiniz burkularak ayrılıyorsunuz filmden.
Tony Gatlif'in yönetmenliğini yaptığı, 1997 yapımı ‘’Gadjo Dilo’’ mutlaka izlenmesi gereken önemli bir yapıt.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Domenico'yu Beklerken...


20 Ağustos Cuma sabahı, sevgili Antrophos’la İstanbul’a gitmeye karar verdik.Gidiş için Ankara Ekspresini tercih ettik. Cumartesi sabahı Haydarpaşa garındaydık. Anlatıldığı kadar güzel, büyük ve görkemliydi Haydarpaşa.
Türk filmlerinde olduğu gibi, ben de elimde bir çantayla Haydarpaşa’dan çıkıp İstanbul’a şöyle bir bakma zevkini yaşadım nihayet.
Eminönü-Karaköy vapuruna bindik, tüneldeki tramvaydan İstiklal'e geçtik. Sabahın erken saatleri olduğu için birçok yer kapalıydı. Kahvaltı edebileceğimiz bir yer aradık. ''Van Ahdamar'' kahvaltı salonu yazısını görünce sevinçle içeri girip, kahvaltı istedik. Sonuç hayalkırıkllığıydı! Biz böyle bir kahvaltıyı hayal etmemiştik diye söylenerek çıktık oradan.
Fatih otobüsüyle ‘Şair’ ‘in yanına gittik. Durakta onu beklerken ‘ Hacı Sayid, Radyo Zemzem, Furkan Döner ‘ isimleri oldukça ilgimizi çekti. Şairin peşine takılıp, karmaşık sokaklardan geçerek, Perendebas (kuşçu) sokağındaki evine geldik.
Öğleden sonra üçümüz boğaz turuna katıldık. Ne güzel bir şehir İstanbul! Gezerken, eskiden nasıldı acaba diye düşündüm. Keşke istediğimiz zaman dilimlerine gidip, o dönemlerin yaşantılarını izleyebilseydik.
Şehrin en güzel yerlerini asil tabakanın işgal etmiş olduğunu gördük. Aynı dünyada ne kadar farklı yaşantılara sahip olduğumuzu düşündüm. Giderek de bu yaşantılar arasındaki uçurumun büyüdüğünü görmek çok üzücü.
Şair, 7.kat teras adlı yere akşam yemeğine götürdü bizi. Deniz ürünlerini pek sevmediğimi söyleyince, arkadaşlarım tarafından yeni tatlar denemem için ısrar edildi. Onların sözünü dinledim. Herşey çok güzeldi, pişman değilim.
Yemekten sonra 'Mis' sokakta bir şeyler içmeye gittik. Şairin arkadaşı Domenico’nun oturduğumuz yere gelme çabaları, sık sık telefon edip az sonra geliyorum demesi, çok yakında olmasına rağmen bir türlü yanımıza gelememesi, gecenin en önemli konusuydu. Şair İtalyan arkadaşlarının pek dakik olmadıklarını söyledi bize. Bence bu doğruydu. Domenico gelmedi.
Pazar sabahı, -Şair'in hazırladığı- güzel bir kahvaltının ardından dışarı çıkıp gezdik. Galata kulesine çıktık. Hezarfen Ahmet Çelebi’yi kıskandım. Ben de uçmak isterdim Galata Kulesinden.
Bütün gün gezmekten yorulduk ve çok acıktık. ‘Zübeyir’'e yemeğe gittik. Hepimiz o kadar acıkmıştık ki, birbirimizle hiç konuşmadan sürekli yemek yiyorduk. Önce gelen mezeleri silip süpürdük, sonra da ana yemekleri. Arada bir birbirimize bakıp gülüyorduk.
Oradan çıkıp ‘Şiirci’'ye gittik. Domenico yine nerede olduğumuzu sormak için şairi aradı. Bu gece de gelemeyeceğini düşünerek pek ciddiye almadık telefonlarını. Kısa bir süre sonra kardeşi 'Dorita'ile çıkıp gelince çok şaşırdık.
Genellikle onlar konuştu ben dinledim.Farsça ve İngilizce konuşuyorlardı. Şair, konuşulanları bana tercüme ediyordu. Onları dinlerken bir an önce İngilizce kursuna gitmem gerektiğini düşündüm.
Pazartesi sabahı 'Kapalıçarşı'' ya gittik. Birbirine çok benzeyen otantik mekanları vardı. Hep aynı yerde geziyorduk sanki. Oradan çıkınca Sultan Ahmet’e, Topkapı Sarayı’na gittik. Buraları yürüyerek gezmek zorunda olduğumuz için çok yorulduk. İstiklal’e dönüp biraz gezdik, 'Hasankeyf' kafede tavla oynadık. O gün, İki kişiyi yenip, iki kitap kazandığımı söylemeden geçemeyeceğim.
Benim için farklı ve güzel bir geziydi. Sevgili Şair'e ve Antrophos’a çok teşekkür ediyorum