
20 Ağustos Cuma sabahı, sevgili Antrophos’la İstanbul’a gitmeye karar verdik.Gidiş için Ankara Ekspresini tercih ettik. Cumartesi sabahı Haydarpaşa garındaydık. Anlatıldığı kadar güzel, büyük ve görkemliydi Haydarpaşa.
Türk filmlerinde olduğu gibi, ben de elimde bir çantayla Haydarpaşa’dan çıkıp İstanbul’a şöyle bir bakma zevkini yaşadım nihayet.
Eminönü-Karaköy vapuruna bindik, tüneldeki tramvaydan İstiklal'e geçtik. Sabahın erken saatleri olduğu için birçok yer kapalıydı. Kahvaltı edebileceğimiz bir yer aradık. ''Van Ahdamar'' kahvaltı salonu yazısını görünce sevinçle içeri girip, kahvaltı istedik. Sonuç hayalkırıkllığıydı! Biz böyle bir kahvaltıyı hayal etmemiştik diye söylenerek çıktık oradan.
Fatih otobüsüyle ‘Şair’ ‘in yanına gittik. Durakta onu beklerken ‘ Hacı Sayid, Radyo Zemzem, Furkan Döner ‘ isimleri oldukça ilgimizi çekti. Şairin peşine takılıp, karmaşık sokaklardan geçerek, Perendebas (kuşçu) sokağındaki evine geldik.
Öğleden sonra üçümüz boğaz turuna katıldık. Ne güzel bir şehir İstanbul! Gezerken, eskiden nasıldı acaba diye düşündüm. Keşke istediğimiz zaman dilimlerine gidip, o dönemlerin yaşantılarını izleyebilseydik.
Şehrin en güzel yerlerini asil tabakanın işgal etmiş olduğunu gördük. Aynı dünyada ne kadar farklı yaşantılara sahip olduğumuzu düşündüm. Giderek de bu yaşantılar arasındaki uçurumun büyüdüğünü görmek çok üzücü.
Şair, 7.kat teras adlı yere akşam yemeğine götürdü bizi. Deniz ürünlerini pek sevmediğimi söyleyince, arkadaşlarım tarafından yeni tatlar denemem için ısrar edildi. Onların sözünü dinledim. Herşey çok güzeldi, pişman değilim.
Yemekten sonra 'Mis' sokakta bir şeyler içmeye gittik. Şairin arkadaşı Domenico’nun oturduğumuz yere gelme çabaları, sık sık telefon edip az sonra geliyorum demesi, çok yakında olmasına rağmen bir türlü yanımıza gelememesi, gecenin en önemli konusuydu. Şair İtalyan arkadaşlarının pek dakik olmadıklarını söyledi bize. Bence bu doğruydu. Domenico gelmedi.
Pazar sabahı, -Şair'in hazırladığı- güzel bir kahvaltının ardından dışarı çıkıp gezdik. Galata kulesine çıktık. Hezarfen Ahmet Çelebi’yi kıskandım. Ben de uçmak isterdim Galata Kulesinden.
Bütün gün gezmekten yorulduk ve çok acıktık. ‘Zübeyir’'e yemeğe gittik. Hepimiz o kadar acıkmıştık ki, birbirimizle hiç konuşmadan sürekli yemek yiyorduk. Önce gelen mezeleri silip süpürdük, sonra da ana yemekleri. Arada bir birbirimize bakıp gülüyorduk.
Oradan çıkıp ‘Şiirci’'ye gittik. Domenico yine nerede olduğumuzu sormak için şairi aradı. Bu gece de gelemeyeceğini düşünerek pek ciddiye almadık telefonlarını. Kısa bir süre sonra kardeşi 'Dorita'ile çıkıp gelince çok şaşırdık.
Genellikle onlar konuştu ben dinledim.Farsça ve İngilizce konuşuyorlardı. Şair, konuşulanları bana tercüme ediyordu. Onları dinlerken bir an önce İngilizce kursuna gitmem gerektiğini düşündüm.
Pazartesi sabahı 'Kapalıçarşı'' ya gittik. Birbirine çok benzeyen otantik mekanları vardı. Hep aynı yerde geziyorduk sanki. Oradan çıkınca Sultan Ahmet’e, Topkapı Sarayı’na gittik. Buraları yürüyerek gezmek zorunda olduğumuz için çok yorulduk. İstiklal’e dönüp biraz gezdik, 'Hasankeyf' kafede tavla oynadık. O gün, İki kişiyi yenip, iki kitap kazandığımı söylemeden geçemeyeceğim.
Benim için farklı ve güzel bir geziydi. Sevgili Şair'e ve Antrophos’a çok teşekkür ediyorum