5 Ağustos 2011 Cuma
BİR FARE YA DA BİR İNSAN HAYATI
Savaş çığırtkanlığının arttığı bugünlerde, insanın insana yaptığı zulmü, dünyadaki hiçbir canlı türünün bir diğerine yapamayacağına ve yapmadığına bir kez daha kanaat getiriyorum.
Yurdum insanının, toplumun her kesiminde giderek düşmanlaştığını hayretle izliyorum.
Eskişehir'de Türk bayrağını üniforma gibi üzerine giyinmiş milliyetçi gençlerin, sezonluk tarım işçilerini kürt oldukları için: ''Topraklarımızdan defolsunlar!'' dediklerini, evimin hemen yanı başında, başkentte, iki kadının kavgasında birinin : ''Pis kürt defol!'' dediğini, diğerinin de: '' Kürtlerin b.kunu ye!'' dediğini utançla izliyorum.
İnsanlarımızın yıllardır öğrenemediği,-sanırım bundan sonra da öğrenemeyeceği-barış dilini kullanmaya asla yanaşmadığı ve buna çanak tutan, savaşı daima besleyen güçlerin olduğunu görüyorum.
Norveç'teki ırkçı saldırının, bu ülkenin savaş çığırtkanlarına bir ilham kaynağı olmamasını umuyorum.
Canımı acıtan bu ölümler, öldürmekle insanın biteceğini, fikirlerin yok olacağını düşünme gafleti içinde olan savaş yanlılarına: ''Barış bu kadar mı zor?'' dedirtiyor.
KİTAPLARIMDAN... ''Kayıp Söz''
En son okuduğum kitaplarımdan Oya BAYDAR'ın yazdığı ''Kayıp Söz'', savaş ve barış hakkında yeniden düşünmeme sebep oldu.
Yaşadığı dünyanın çelişkileriyle zaman içinde yazamaz olmuş, sözünü yitirdiğini düşünen bir yazarın: ''Bir fareyi öldürmekten, bir insanı öldürmeye geçişin çok güç olmadığını'' görmüş olması, insanların, öldürmek için daima sebepler bulup, kendilerine haklılık payı çıkardıklarını, iyi ve doğrunun ölçüsünün ne olduğunu, ölçüyü kimin belirlediğini, tüm bu olaylar içinde kendisinin bulunduğu yeri ve yaşananlardaki etkisini sorguladığı, kaybettiği sözü arayışının romanı...
Şiddetle beslenmeyen, savaş çığlıklarının atılmadığı, barış sözlerinin söylendiği güzel günleri görmek umuduyla.
7 Haziran 2011 Salı
Franz KAFKA... ''DÖNÜŞÜM''
İnsan, diğer insaların bencilce duygularıyla dünyaya gelir.
Kişinin doğduktan sonraki görevi ise, ''Onların'' kendini sevmesi için neler yapabileceğini düşünmek ve bunları gerçekleştirmektir.
Bireyin aile içinde başlayan ''kabul edilme'' duygusu zamanla, kaygılı, kendinden uzaklaşmış insanlar yaratır.
Aile, Çocuğunun sahibi olduğunu düşünerek, bireyin varlığını ortadan kaldıracak derecede müdahaleci bir hale gelir.
Toplum içindeki hiyerarşik yapı bireyin hayatında bir trajedi yaratır. İnsanca bir yaşam istemenin, bu uğurda verilen mücadelenin bedeli ise ağırdır.
Eğer sürünün dışına çıkarsanız sürü sizi ezer ve toplumla çatışırsınız. Uyumlu ve uslu olduğunuz sürece sizi severler.
Franz KAFKA'nın ''DÖNÜŞÜM'' adlı kitabının kahramanı Gregor SAMSA'nın başkaldırısı bilinçaltında başlar. Bilinçaltı, kendine uygun biçimi yaratır ve Gregor ''başkalaşır'' , bir böceğe dönüşür.
Anne onun birgün aralarına-sürüye- döneceğini sabırla beklerken, kız kardeş Gregor'un artık buradan gitmesi gerektiğini, onun bir daha insan olmasından umudunu kesitğini belirtir.
Kız kardeş: '' Gregor, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendilğinden çıkıp giderdi.'' der.
Sürüye başkaldıran insan, toplumun gözünde birlikte yaşanamayacak kadar ''iğrenç bir hayvan'' dır. Sürüden ayrılan insan da bu bedeli göze almıştır.
Kişinin doğduktan sonraki görevi ise, ''Onların'' kendini sevmesi için neler yapabileceğini düşünmek ve bunları gerçekleştirmektir.
Bireyin aile içinde başlayan ''kabul edilme'' duygusu zamanla, kaygılı, kendinden uzaklaşmış insanlar yaratır.
Aile, Çocuğunun sahibi olduğunu düşünerek, bireyin varlığını ortadan kaldıracak derecede müdahaleci bir hale gelir.
Toplum içindeki hiyerarşik yapı bireyin hayatında bir trajedi yaratır. İnsanca bir yaşam istemenin, bu uğurda verilen mücadelenin bedeli ise ağırdır.
Eğer sürünün dışına çıkarsanız sürü sizi ezer ve toplumla çatışırsınız. Uyumlu ve uslu olduğunuz sürece sizi severler.
Franz KAFKA'nın ''DÖNÜŞÜM'' adlı kitabının kahramanı Gregor SAMSA'nın başkaldırısı bilinçaltında başlar. Bilinçaltı, kendine uygun biçimi yaratır ve Gregor ''başkalaşır'' , bir böceğe dönüşür.
Anne onun birgün aralarına-sürüye- döneceğini sabırla beklerken, kız kardeş Gregor'un artık buradan gitmesi gerektiğini, onun bir daha insan olmasından umudunu kesitğini belirtir.
Kız kardeş: '' Gregor, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendilğinden çıkıp giderdi.'' der.
Sürüye başkaldıran insan, toplumun gözünde birlikte yaşanamayacak kadar ''iğrenç bir hayvan'' dır. Sürüden ayrılan insan da bu bedeli göze almıştır.
31 Mayıs 2011 Salı
Ursula K.LEGUN... ''MÜLKSÜZLER''
''...Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın;
suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.''
Sahip oldukça özgürleştiğini sanan insan, zaman içinde sahip olduğu herşeyin kölesi haline gelmiştir.
Özgürlüğünü paraya değişmiş, hep daha fazlasına sahip olma çabasına girmiştir.
Yönetilmeye boyun eğen insan grupları, devletin öğeleri olmayı tercih etmiş, sömürüyü geçerli kılmak adına konulan yasalarla yönetilen kişiler haline gelmişlerdir. Sömürmeyi öğrenirken, başkaları tarafından sömürülen,
sahip oldukça bencilleşen insan, mülkiyetsiz bir yaşamı hayal bile edememektedir.
Hayattaki her türlü kavganın, savaşın, sınıfsal farklılıkların yok edilmesinin tek yolu, paranın köleliğinden kurtulmaktır. Dünyanın tüm kaynakları insanlığın yararına kullanılmalıdır.
Ursula K.LEGUN'ın , ''Mülksüzler'' adlı kitabında tüm kaygılardan uzak yepyeni bir dünyanın içinde bulacaksınız kendinizi. Özgürlüğün ne olduğunu ve ne kadar özgür olduğunuzu sorgulayacaksınız.
16 Mayıs 2011 Pazartesi
ANKARA EKİN TİYATROSU...'' HASRET ''
2010-2011 TİYATRO SEZONUNU NAZIM HİKMET'İN HAYATI VE ŞİİRLERİNİN KONU EDİLDİĞİ '' HASRET '' ADLI OYUNLA KAPATTIK.
24 Nisan 2011 Pazar
Henry ve Alice'in Gizli Yaşamı
Uzun bir yasak döneminden sonra blog sayfama kavuşmaktan dolayı çok mutluyum.
Yurdumun her yerinde, hemen her konuda karşılaştığımız anlamsız yasaklar hepimizi bıktırıyor. Umarım yasakların hiç konulmadığı özgür bir yaşamı paylaşırız gelecek günlerde.
Dün akşam İzmir Devlet Tiyatrosu'nu David Tristram'ın yazdığı, Sinan Pekinton'un yönettiği ,
''Henry ve Alice'in Gizli Yaşamı'' adlı oyunla izledik.
İki kişilik oyun, zaman içinde bunaltıcı, zoraki bir birlikteliğe dönüşen bir evliliği komik bir dille anlatıyor.
Aslında insan doğasına en aykırı yaşam biçimi olan birlikte, aynı evde yaşamak ve bu yaşantıyı da yasalar çerçevesinde belgelemek olan ''Evlilik'', bir süre sonra sağlıksız bireylere dönüşmemize neden oluyor.
Yurdumun her yerinde, hemen her konuda karşılaştığımız anlamsız yasaklar hepimizi bıktırıyor. Umarım yasakların hiç konulmadığı özgür bir yaşamı paylaşırız gelecek günlerde.
Dün akşam İzmir Devlet Tiyatrosu'nu David Tristram'ın yazdığı, Sinan Pekinton'un yönettiği ,
''Henry ve Alice'in Gizli Yaşamı'' adlı oyunla izledik.
İki kişilik oyun, zaman içinde bunaltıcı, zoraki bir birlikteliğe dönüşen bir evliliği komik bir dille anlatıyor.
Aslında insan doğasına en aykırı yaşam biçimi olan birlikte, aynı evde yaşamak ve bu yaşantıyı da yasalar çerçevesinde belgelemek olan ''Evlilik'', bir süre sonra sağlıksız bireylere dönüşmemize neden oluyor.
28 Şubat 2011 Pazartesi
İSTANBUL DEVLET TİYATROSU... ''KISMET''
Gülriz SURURİ'NİN YAZIP YÖNETTİĞİ ''KISMET'' ADLI OYUN, BANA KONGREDE YAŞANAN GERGİN ANLARI UNUTTURDU.YALNIZ YAŞAYAN TÜM KADINLARIN İZLEMESİ GEREKEN ÇOOOK SEVİMLİ BİR OYUN.
ÇORUM EĞİTİM SEN 8. OLAĞAN KONGRESİ - 26 ŞUBAT - KADINLAR VE SENDİKA
Üretimde erkek çalışanlara nazaran daha az yer alan ve daha az ücret alan kadınlar, örgütlenme süreçlerine de daha sınırlı olarak katılmaktadırlar.
Dünya genelinde çalışan kadınların ancak %40’ı sendikalıdır. Kadınlar, ya sendikalara üye olmuyor, ya da üye olsa bile aktifleşmek yerine pasif üye olarak kalmayı tercih ediyorlar..
Kadınların sendikal örgütlülük içindeki sayısal azlığı sorgulanmalı ve gerçekçi çözümler üretilmelidir.
Sendikaların bürokratik yapılarının, birçok kadının kayıtdışı işlerde çalışmasının, erkek egemen zihniyetle yürütülen aile ilişkilerinin, sendikaların ne ifade ettiği konusunda bir fikirleri olmamasının,
kadın üyelerin sayısal azlığında önemli bir payı vardır.
Kadın sorunu ve kadınların örgütlenmesi denildiğinde sendikalarda ilk akla gelen 8 Mart'tır.
oysa ki kadınların yaşadığı sorunlar ve çözümleri, yılın bir tek gününe sığdırılamayacak kadar çoktur. Doğum izni, çocuk bakımı,cinsel taciz, psikolojik ve biyolojik şiddet,her geçen gün artan kadın cinayetleri,
sendikaların gündemlerinde olması gereken önemli konulardır fakat
sendikalar erkek egemenliğindedir. Sendikal süreçte de erkek egemen bakış açısı hakimdir. Kadın kimliği ve kadın sorunları yok sayılmaktadır.
Çalışan kadınlarla şikayetçi oldukları konular , sendikal hakları ile ilgili görüş alış verişinde bulunulmamakta, tabana yönelik bir çalışma yürütülmemekte, kadınların taleplerine sahip çıkılmamakta ve onlardan kopuk kararlar alınmaktadır.
Kadın komisyonları, sendikaların erkek egemen zihniyetinin gölgesinde giderek pasifleşmektedir.
Mevcut sendikal yapının ve kadına bakış açısının, kadın politikalarının değişmesi, bunun için de, kendi içinde yaşamış olduğu cinsel tacizi dahi üyelerinden saklayan,ilkelerinden uzaklaşmış, grup çıkarlarının ön planda tutulduğu bir sendikal yapıya karşı ciddi mücadele yürütülmesi gerekmektedir
Unutmayalım ki
Sendikalar, hiçbir grubun, hiçbir yönetimin malı değildir. Eğitim sen bizlere, üyelerine aittir.
Dünya genelinde çalışan kadınların ancak %40’ı sendikalıdır. Kadınlar, ya sendikalara üye olmuyor, ya da üye olsa bile aktifleşmek yerine pasif üye olarak kalmayı tercih ediyorlar..
Kadınların sendikal örgütlülük içindeki sayısal azlığı sorgulanmalı ve gerçekçi çözümler üretilmelidir.
Sendikaların bürokratik yapılarının, birçok kadının kayıtdışı işlerde çalışmasının, erkek egemen zihniyetle yürütülen aile ilişkilerinin, sendikaların ne ifade ettiği konusunda bir fikirleri olmamasının,
kadın üyelerin sayısal azlığında önemli bir payı vardır.
Kadın sorunu ve kadınların örgütlenmesi denildiğinde sendikalarda ilk akla gelen 8 Mart'tır.
oysa ki kadınların yaşadığı sorunlar ve çözümleri, yılın bir tek gününe sığdırılamayacak kadar çoktur. Doğum izni, çocuk bakımı,cinsel taciz, psikolojik ve biyolojik şiddet,her geçen gün artan kadın cinayetleri,
sendikaların gündemlerinde olması gereken önemli konulardır fakat
sendikalar erkek egemenliğindedir. Sendikal süreçte de erkek egemen bakış açısı hakimdir. Kadın kimliği ve kadın sorunları yok sayılmaktadır.
Çalışan kadınlarla şikayetçi oldukları konular , sendikal hakları ile ilgili görüş alış verişinde bulunulmamakta, tabana yönelik bir çalışma yürütülmemekte, kadınların taleplerine sahip çıkılmamakta ve onlardan kopuk kararlar alınmaktadır.
Kadın komisyonları, sendikaların erkek egemen zihniyetinin gölgesinde giderek pasifleşmektedir.
Mevcut sendikal yapının ve kadına bakış açısının, kadın politikalarının değişmesi, bunun için de, kendi içinde yaşamış olduğu cinsel tacizi dahi üyelerinden saklayan,ilkelerinden uzaklaşmış, grup çıkarlarının ön planda tutulduğu bir sendikal yapıya karşı ciddi mücadele yürütülmesi gerekmektedir
Unutmayalım ki
Sendikalar, hiçbir grubun, hiçbir yönetimin malı değildir. Eğitim sen bizlere, üyelerine aittir.
11 Şubat 2011 Cuma
Diyarbakır Devlet Tiyatrosu...Ölümü Yaşamak
Diyarbakır Devlet Tiyatrosu'nu kendi sahnesinde, yani Diyarbakır'da izleme fırsatı buldum.
Sevgili Antrophos ve onun sevgili arkadaşı ile birlikte izledik.Her ikisinin de bu etkinlik sonrasında yaşadığı mutluluk görülmeye değerdi.
Benim için de mutluluk vericiydi tabii. Onları, Çorum etkinliklerine davet ettim.
Orhan Asena'nın yazdığı, Tamer Levent'in yönettiği ''Ölümü Yaşamak'' adlı oyun, kan davasının anlamsızlığını kendine ve çevresine anlatmaya çalışan Mustafa'nın hikayesi.
Sevgili Antrophos ve onun sevgili arkadaşı ile birlikte izledik.Her ikisinin de bu etkinlik sonrasında yaşadığı mutluluk görülmeye değerdi.
Benim için de mutluluk vericiydi tabii. Onları, Çorum etkinliklerine davet ettim.
Orhan Asena'nın yazdığı, Tamer Levent'in yönettiği ''Ölümü Yaşamak'' adlı oyun, kan davasının anlamsızlığını kendine ve çevresine anlatmaya çalışan Mustafa'nın hikayesi.
4 Şubat 2011 Cuma
Biz çocuklarımıza ONURLU bir GELECEK bırakacağız ya siz?
insanların iş güvencesini tehlikeye atacak, esnek çalışma saati ile keyfi uygulamaları getirecek, sözleşmeli çalışan sayısını arttıracak maddeleriyle bir an önce çıkarılmaya çalışılan ''Torba Yasa'' tasarısında birtakım haklarımızı gasp edecek maddelerin çıkarılması talebiyle Ankara'ya yürüdük.
Ziya Gökalp Caddesi’nde polis barikatı ile karşılaştık. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB temsilcileri polisle barikatı açmaları için konuştular. Bu konuşmalara verilen cevap netti!
Biber gazı, tazyikli su, cop.
Ziya Gökalp Caddesi’nde polis barikatı ile karşılaştık. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB temsilcileri polisle barikatı açmaları için konuştular. Bu konuşmalara verilen cevap netti!
Biber gazı, tazyikli su, cop.
31 Ocak 2011 Pazartesi
Ankara Devlet Tiyatrosu... ''İçlerinden Hangisi?''
Yıldırım Keskin'in yazdığı, Ali Hürol'un yönettiği ''İçlerinden Hangisi?'', izlerken eğleneceğiniz güzel bir oyun.
Bir adamın dört eşi, Medeni Kanun'un çıktığını, adamın sadece bir tanesiyle evli kalması gerektiğini duyunca bir yarışa başlarlar. Seçilmek için her yolu denerler.
Bir adamın dört eşi, Medeni Kanun'un çıktığını, adamın sadece bir tanesiyle evli kalması gerektiğini duyunca bir yarışa başlarlar. Seçilmek için her yolu denerler.
10 Ocak 2011 Pazartesi
KİTAPLARIMDAN... Albert CAMUS ''Yabancı''
''Madem ki yaşam birgün ölümle sonuçlanıyor, insanlar arasındaki bu kavganın anlamı nedir? Yaşadığımız sürece mutlu olmaya, çevremizde mutluluk yaratmaya çalışmalıyız. Ölümle biten hayata yüreğimizin kapılarını kapatmamalıyız. Mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir.'' diyor Albert CAMUS.
''Yabancı'' adlı romanın kahramanı Meursault'un da hayattan ve insanlardan bir beklentisi yoktur. Annesinin ölümünü, bir cinayeti, idam kararını bile soğukkanlılıkla karşılar.
Albert CAMUS, ''Yabancı'' adlı romanında, yaşadığından ve gelmekte olan ölümden emin Meursault'un dünyaya, topluma yabancılaşması, yaşadıklarına nesnel bir biçimde yaklaşmasını anlatıyor.
''Yabancı'' adlı romanın kahramanı Meursault'un da hayattan ve insanlardan bir beklentisi yoktur. Annesinin ölümünü, bir cinayeti, idam kararını bile soğukkanlılıkla karşılar.
Albert CAMUS, ''Yabancı'' adlı romanında, yaşadığından ve gelmekte olan ölümden emin Meursault'un dünyaya, topluma yabancılaşması, yaşadıklarına nesnel bir biçimde yaklaşmasını anlatıyor.
4 Ocak 2011 Salı
KİTAPLARIMDAN... Jose Mauro de VASCONCELOS ''Şeker Portakalı''
Kızılderili bir annenin ve Portekizli bir babanın on bir çocuğundan biri olan Zeze, yaşadığı yoksul hayatın içinde kendi çabasıyla dünyayı tanımaya çalışır. Geniş hayal dünyası, parlak zekasıyla herkesin dikkatini çeker.
Zeze, küçük yaşta hayatın acı yüzüyle karşılaşan, duyarlı bir çocuktur. Öğrendiklerini bir şeker portakalı fidanıyla paylaşır.
Yaramazlıkları yüzünden içinde bir şeytan olduğuna, bundan dolayı da Noel'de hiçbir armağan alamayacağına inandırılan Zeze;
''Küçük İsa'nın yalnızca iş olsun diye yoksul doğmak istediğini düşünüyorum. Sonra da, yalnızca zenginlerin zahmete değdiğini görmüştü.'' der.
1920'de Rio de Janerio (Bangu)'da doğan Jose Mauro de VASCONCELOS'in kendi çocukluğunu anlattığı ''Şeker Portakalı'', bir çocuğun gözüyle hayata bakmanızı sağlayacak.
Zeze, küçük yaşta hayatın acı yüzüyle karşılaşan, duyarlı bir çocuktur. Öğrendiklerini bir şeker portakalı fidanıyla paylaşır.
Yaramazlıkları yüzünden içinde bir şeytan olduğuna, bundan dolayı da Noel'de hiçbir armağan alamayacağına inandırılan Zeze;
''Küçük İsa'nın yalnızca iş olsun diye yoksul doğmak istediğini düşünüyorum. Sonra da, yalnızca zenginlerin zahmete değdiğini görmüştü.'' der.
1920'de Rio de Janerio (Bangu)'da doğan Jose Mauro de VASCONCELOS'in kendi çocukluğunu anlattığı ''Şeker Portakalı'', bir çocuğun gözüyle hayata bakmanızı sağlayacak.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)












