18 Aralık 2010 Cumartesi

'' GULYABANİ '' Sivas Devlet Tiyatrosu

Hüseyin RAHMİ GÜRPINAR' ın yazdığı, Lale Oraloğlu'nun uyarladığı, Mehmet Akay'ın yönettiği ''Gulyabani'', şarkılar ve danslarla süslenmiş çok eğlenceli bir oyun.

KİTAPLARIMDAN... Oya Baydar, '' SICAK KÜLLERİ KALDI ''


'' Kendime ıssız bir ada bulmak için mi döndüm buralara? Herkes ölmek için kendi toprağına dönmek ister. Hayvanların ölmek için inlerine döndükleri gibi mi? ''

Umudun, aşkın, tutkunun, işkencenin ve ölümün yaşandığı yıllar...
İnsanların barış ve eşitlik içinde, sınıfsal farklılıkların olmadığı bir dünyada yaşayacağı inancıyla yola çıkan, '' Ülkemiz bütün dünyadır.'' diyen bir kuşağın hikayesi.
Askeri darbeler sonucunda kazananlar ve kaybedenler olarak bölünmüş Türkiye halkının iç hesaplaşması.
Bir ömür süren mücadelenin başlangıç noktasına geri dönüş!

''Sıcak Külleri Kaldı'' , Türkiye'de 1960'lardan, 12 Eylül sonrasına kadar yaşanan siyasal süreci gözden geçirebileceğiniz, yalın ve akıcı bir dille yazılmış önemli bir kitap.

11 Aralık 2010 Cumartesi

AV MISINIZ YOKSA AVCI MI?

Bir insanın hayatına son vererek bir başka insanı kurtarmak ve bununla mutlu olmak mümkün mü?
Av mısınız, yoksa avcı mı? sorularına bir cevap arayacağınız Av Mevsimi, izlenmeye değer bir filmdi.
Yavuz TURGUL'un yönetmenliğini yaptığı ''Av Mevsimi'' , Şener ŞEN'in her açıdan yine ''usta'' olduğu, gerilim,hüzün ve sevinci bir arada yaşayacağınız bir film. Cem YILMAZ filme sevimlilik katarken, ilerleyen sahnelerde Çetin TEKİNDOR'u zengin işadamı rolü ile görmek ''yine mi!'' dedirtti. Film içinde sürprizlerle karşılaşabiliyorsunuz.Bazı sahnelerin bu kadar uzun olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz.
sevgili Kazım KOYUNCU'nun şarkıları, Lazca konuşulan sahneler filme ayrı bir güzellik katıyor.

1 Aralık 2010 Çarşamba

İZMİR DEVLET TİYATROSU... '' YOLLARDA ''


12 Eylül dönemi koşullarında yitirdiği ve ne olduğunu bilmediği kocasının peşine düşen bir kadının hikayesi. 3-4 KASIM'da Çorum'da.

21 Kasım 2010 Pazar

DELİYE HERGÜN BAYRAM...


Ankara, bu tatil boyunca güneşli havası, kendini sokaklara ve alışverişe vurmuş insanları, ''dört gün boyunca bedava'' denilen otobüslerinin çıldırtan yoğunluğu ile çok güzeldi.

Halkın içine karışıp, ben de bedava otobüslere binme hatasında bulundum. Baktım ki deliye hergün bayram! Sokaklar hep aynı, yaptıklarımız da diğer tatil günlerindekinden farklı değil. Dışarı çıktığım günlerde, ben de halkımız gibi neredeyse bir alışveriş canavarına dönüşüyordum ki, kendimi frenlemeyi başardım. Yine de epey harcama yapmışım. Bu nedenle kendime biraz kızgınım. Ağır bir cezayı hakettim galiba!

Bu güzel tatilin kalan günlerini de film izleyip, kitap okuyarak geçirdim.

19 Kasım 2010 Cuma

DOST OYUNCULARI, ANKARA YOLCUSU...


ŞAHİN ÖRGEL'iN yönetmenliğini yaptığı, ŞAHİN ÖRGEL, EMİNE ARSLAN, SONER KOLBÜKEN, KARİP TİLKİ ve GÜL TİLKİ'nin oynadığı
''GECE SÖZLERİ'' adlı oyun 29 Kasım'da Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Kültür Merkezinde sahne alacak.

''Yaşanan şeylerin gittikçe solan, bulanıklaştıkça durulan izleridir Gece Sözleri… Karanlığa bakan yüzümüzün gördükleridir… En parlak, en aydınlık zamanların içine saklandığı karanlığın anahtarı…''

''GECE SÖZLERİ; ilk nefesten bu güne, sizler için renkli çok hareketli bir hatırlatma buluşması sunuyor… GECE SÖZLERİ’ ni izlerken, kafa sesinizin, hayatı anlatan bu muhteşem koroya kendiliğinden katıldığını hissedeceksiniz…''

Sevgili Dost Oyuncuları ''GECE SÖZLERİ’'' ni böyle anlattılar bize. 29 KASIM 2010 Pazartesi günü Saat: 20:00'de sizlerleyiz!

ANKARA DEVLET TİYATROSU... ''ERKEK ve KADIN''


haftaya birlikte izleyeceğiz!

30 Ekim 2010 Cumartesi

MARDİN KAPI ŞEN OLUR...


Mardin Kapı'nın nerede olduğunu bilen var mı? Herkesin sandığı gibi Mardin'de değil! Diyarbakır'ın dört kapısından biri olan Mardin Kapı, dibindeki değirmenin kalıntıları ile Diyarbkır'da bulunuyor.
Ekim ayının yazdan kalma sıcak bir gününde, birçok medeniyeti içinde barındırmış olan o güzel şehri, Mardin'i gezdik. Akşam da Midyat'a geçtik.Buraya her gelişimde gümüş satan dükkanları görünce, gözümü alamıyorum vitrinlerden.Yine harika takılar vardı.
Midyat çarşısından geçip karanlık sokaklara girdik. Eski taş binalardan oluşan sokaklar çok dar ve karmaşıktı. Kalacağımız yeri bulmak kolay olmadı.
Bu eski binaların arasında dolaşırken, evlerin ve buradaki yaşantıların geçmişini hayal ettim.Ne kadar güzeldi kimbilir!..Yıllar önce aşağıdaki çarşı taş binaların içindeymiş ama şu an oldukça bakımsız görünen bu yapılar, depo veya hayvan barınağı olarak kullanılmakta. Gerçekten nadiren görebileceğiniz taş yapıların onarılması, tüm dünyaya tanıtılması,yeniden yaşanabilir hale getirilmesi gerekirken, çürümeye terkedildiğini görmek çok üzücü.
Karanlık sokakları geçip, nihayet Kasr ı Nehroz'a ulaştık. Manzarası,konforu,otantik dekoruyla çok güzel bir oteldi. Akşam Midyat Süryanileri'nin kurduğu derneğe gidip sobbet ettik.
Süryaniler, kökenleri 5000 yıl öncesine giden bir toplum. Eski Mezopotamya halklarının kültür mirasçıları. Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, egemen kültürlerin baskılarıyla asimilasyona ve dışlanmaya maruz kalmışlar.Şu an dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşamaktalar.
Farklı kültürlerden insanları tanımak, onlarla sohbet etmek çok güzeldi.Unutamayacağım gezilerimden biri daha geride kalırken,yolculuğumuzun son durağı Diyarbakır ''uçak havaalanıydı.''
Sırada,sabırsızlıkla beklediğim Van ve Ağrı gezileri var.

8 Ekim 2010 Cuma

Kitaplarımdan... ''MANDARİNLER''


Simone de Beauvoir 9 Ocak 1908’de Paris’te doğdu. Varlıklı bir burjuva çevre içinde büyüdü.
14 yaşında bir çocukken, bilinçli bir şekilde artık -tanrıya inanmayacağına karar verdi.
Şimdi artık o, “ölümsüzlüğün” aslında kendisini ilgilendirmediğini fark etmiştir.
Asıl olan şeyin, bu dünya olduğunu anlamıştı: çünkü onu seviyordu. Bundan dolayı, ölümsüzlük demek olan tanrıdan vazgeçmeliydi.

Beauvoir, üniversitede öğrenciyken Jean-Paul Sartre’ı tanıdı ve 1980 yılında Sartre ölünceye kadar onunla-birlikte yaşadı.
İlişkileri başladığı zaman, daima yenilemeyi istemiş oldukları iki yıllık anlaşmalar yaptılar.
Bu şekilde birlikteliklerinin sürekliliğini güvence altına aldıkları gibi, aşklarını da koruma altına almayı amaçladılar. Sartre’la hiçbir zaman evlenmemişler ve yaşadıkları ortak bir evleri olmamıştır. Bir aşk ilişkisinin ancak her iki taraf kendi tekliklerini sürdürür ve özgürce yaşayabilirse kalıcı olabileceğini savunmuşlardır.
Sİmone de BEAUVOİR, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu 3 ciltlik ''İKİNCİ CİNS'' adlı eseri ile üne kavuşmuştur.
“Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü”ne layık görülen "Mandarinler" kıtabı ise, varoluş felsefesine bağlı olan Simone de Beauvoir’ün önemli bir yapıtı.
Yaz sonunda sevgili Antrophos’un hediye ettiği Mandarinler, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaptı.
Kitapta, 2. Dünya Savaşı sonrası Fransız entellektüelleri ve onların ‘’Barış’’ algısı, kendi aralarındaki fikir ayrılıkları,sınıfsız bir toplumda insanlığın ödün vermeden kendi kendine var olabileceği üzerinde duruluyor.

Kitap, çeşitli hayat görüşlerini, insanın özünde yalnız oluşunu, değişimin kaçınılmazlığını,
gerçeğin değişmez bir olgu olmadığını, gerçeği etkilemek yerine, gerçekle iç içe yaşamak gerektiğini anlatıyor. Hayatı her yönüyle yeniden sorgulamanıza yardımcı oluyor.

2.Dünya Savaşı henüz bitmiştir.Paris’te karartma geceleri sona erer ve şehir uzun zamandır olmadığı kadar aydınlıktır.
Fransız entelektüellerinden Henri, savaş sonunda her şeyin eskisi gibi olacağını düşünür. Gazeteciliğe devam etmeyi ve yeni bir kitaba başlamayı tasarlar.Savaş sonunda eski mutlu günlerin geri geleceğini düşünmüştür ama yeniden mutlu olamadığını, hedeflerini gerçekleştirmek için gereken enerjiye sahip olamadığını görür. Hayatını ve kariyerini Henri’ye adamış olan Paule’den her geçen gün biraz daha uzaklaşır.
İçinde bulunmak istemediği politik yaşamın onu yutacağından korkmaktadır. Sosyalist ve Komünist parti arasındaki çatışmalar, kendilerini ifade edecek bir medya aracına ihtiyaç duymaları ve Henri’nin kurmuş olduğu gazete üzerindeki baskıları, onun mutsuzluğunu pekiştirir.
Artık sokaklar aynı sokak, Paris aynı Paris değildir.Oysa Henri bunu hayal etmemiştir. Barışı, savaştaki izlenimlerini anlatabileceğini düşünmüştür. Sokaklar iç karatıcı, insanlar iticidir. Yaşam iyice tadını kaçırmıştır. Kendini hiçbir yere ait hissedememesi, en iyisinin susmak olduğu düşüncesine sürükler onu.
Dünya, tüm yoksullukları, katliamları ve haksızlıklarıyla dünya olmaya devam edecektir.

5 Ekim 2010 Salı

DEVLET TİYATROLARI SEZONU AÇTI! ANKARA DEVLET TİYAROSU BU HAFTA ÇORUM'DA.


''Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun'' adlı bir saat yirmi dakikalık oyun, geçen tiyatro sezonunda izlememişseniz izlemenizi tavsiye ederim.
Bir adamın karısı olmak mı, sevgilisi olmak mı, eşi olmak mı? nedir 'eş'sizin için? eş seçerken sizin için önemli olan nedir?
''Bir adamın karısı'' olurken daha en başından tüm benliğinizi kaybettiğinizi, onun malı olduğunuzu düşündünüz mü hiç?

17 Eylül 2010 Cuma

Gadjo Dilo...


Romanlar veya halk arasındaki tabirle Çingeneler!
Hindistan'ın Pencap-Sind (Pakistan, Karaçi) nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan'ın da içinde bulunduğu bölgelerden 1050 civarında İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmış Hint-Avrupa kökenli halkın adıdır.
Dünyanın her yerinde rastlayabileceğiniz kalabalık bir topluluk. Güzel kızları, dansları ve müzikleri ile tanıyoruz Romanları.

Roman sözcüğü yerleşik düzeni olmayan, yersiz-yurtsuz, göçebe insanları çağrıştırır. Oysa Romanların çok azı günümüzde göçebedir.
Bugüne kadarki politikalarla Romanlar hep vatanlarını terk etmeye zorlanmışlardır. Yaşadıkları her ülkede değişik adlarla anılan Romanlar, Anadolu'da "elekci", "sepetci", "karaçi", "çingene" vb. adlarla adlandırılmaktadırlar.
Romanlar, ilk kez 1505'te İrlanda'da, 1514'te de İngiltere'de nüfus kayıtlarına geçirilmişler.
Romanlar’ın büyük bir bölümü gelenek, göreneklerini ve topluluklarının yönetim biçimlerini korumuş ve ilk olarak 19. yy.da Avrupa'da, sayıları 10 ile 100 aile arasında değişen ‘’Çingene’’ toplulukları şefler seçmeye başlamıştır.

"Gadjo Dilo" filmi, Tony Gatlif'in Çingeneler üzerine yaptığı üçlünün son filmini oluşturmaktadır. Filmde Stephane kayıp şarkıcı NORA LUCA’yı aramak için çıktığı seyahatte Çingene şefi ‘’Isıdore’’ a rastlar. Isıdore ise kısa bir süre önce gözaltına alınan oğlunun boşluğunu Stephane ile doldurmaya çalışır. ‘Oğlum’ dediği Stephane’ı yaşadıkları bölgeye götürüp evinde misafir eder.
Ancak, Isıdore’un evinde yatan Stephane’ı gören diğer Romanlar, ‘’evde dev gibi, kocaman dişleri olan bir ‘’Gadjo’’ ‘var diye çığlık çığlığa bağırırlar. Halkını sakinleştirmek Isıdore’a düşer. Zamanla Stephane da orada sürdürülen yaşam biçimini benimser ve dillerini öğrenmeye çalışır.
Giderek bu "çılgın yabancı"ya alışmaya başlarlar. Stephane, Isıdore ve ekibinin şarkılarını teybe kaydeder. Onlara da NORA LUCA’yı dinletir. Oysa Nora, sadece bir kasetin üzerinde ismi olan kayıp bir şarkıcıdır ve yaşadığına dair hiçbir ipucu da yoktur.
Stephane, belki de peşinden boşuna koştuğu hayali ararken, aslında kendini, aşkı ve yepyeni cıvıl cıvıl bir yaşama şeklini bulur.
Romanların kendi ülkelerinde nasıl dışlandıklarına,köylerinin yakılışına şahit olur.Kaydettiği tüm kasetleri toprağa gömüp votkasını içer ve Isıdore’dan gördüğü gibi mezarın başında ağlayarak oynar.
Filmi izlerken Stephane’ın yolculuğunun sonunu merak ediyor, belki de şu ana kadar önyargılı olduğunuz ‘’ÇİNGENE’’ topluluğu hakkında birçok bilgiye sahip oluyorsunuz. Dışlanmış bir halkın sevincine ve hüznüne ortak oluyor, yüreğiniz burkularak ayrılıyorsunuz filmden.
Tony Gatlif'in yönetmenliğini yaptığı, 1997 yapımı ‘’Gadjo Dilo’’ mutlaka izlenmesi gereken önemli bir yapıt.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Domenico'yu Beklerken...


20 Ağustos Cuma sabahı, sevgili Antrophos’la İstanbul’a gitmeye karar verdik.Gidiş için Ankara Ekspresini tercih ettik. Cumartesi sabahı Haydarpaşa garındaydık. Anlatıldığı kadar güzel, büyük ve görkemliydi Haydarpaşa.
Türk filmlerinde olduğu gibi, ben de elimde bir çantayla Haydarpaşa’dan çıkıp İstanbul’a şöyle bir bakma zevkini yaşadım nihayet.
Eminönü-Karaköy vapuruna bindik, tüneldeki tramvaydan İstiklal'e geçtik. Sabahın erken saatleri olduğu için birçok yer kapalıydı. Kahvaltı edebileceğimiz bir yer aradık. ''Van Ahdamar'' kahvaltı salonu yazısını görünce sevinçle içeri girip, kahvaltı istedik. Sonuç hayalkırıkllığıydı! Biz böyle bir kahvaltıyı hayal etmemiştik diye söylenerek çıktık oradan.
Fatih otobüsüyle ‘Şair’ ‘in yanına gittik. Durakta onu beklerken ‘ Hacı Sayid, Radyo Zemzem, Furkan Döner ‘ isimleri oldukça ilgimizi çekti. Şairin peşine takılıp, karmaşık sokaklardan geçerek, Perendebas (kuşçu) sokağındaki evine geldik.
Öğleden sonra üçümüz boğaz turuna katıldık. Ne güzel bir şehir İstanbul! Gezerken, eskiden nasıldı acaba diye düşündüm. Keşke istediğimiz zaman dilimlerine gidip, o dönemlerin yaşantılarını izleyebilseydik.
Şehrin en güzel yerlerini asil tabakanın işgal etmiş olduğunu gördük. Aynı dünyada ne kadar farklı yaşantılara sahip olduğumuzu düşündüm. Giderek de bu yaşantılar arasındaki uçurumun büyüdüğünü görmek çok üzücü.
Şair, 7.kat teras adlı yere akşam yemeğine götürdü bizi. Deniz ürünlerini pek sevmediğimi söyleyince, arkadaşlarım tarafından yeni tatlar denemem için ısrar edildi. Onların sözünü dinledim. Herşey çok güzeldi, pişman değilim.
Yemekten sonra 'Mis' sokakta bir şeyler içmeye gittik. Şairin arkadaşı Domenico’nun oturduğumuz yere gelme çabaları, sık sık telefon edip az sonra geliyorum demesi, çok yakında olmasına rağmen bir türlü yanımıza gelememesi, gecenin en önemli konusuydu. Şair İtalyan arkadaşlarının pek dakik olmadıklarını söyledi bize. Bence bu doğruydu. Domenico gelmedi.
Pazar sabahı, -Şair'in hazırladığı- güzel bir kahvaltının ardından dışarı çıkıp gezdik. Galata kulesine çıktık. Hezarfen Ahmet Çelebi’yi kıskandım. Ben de uçmak isterdim Galata Kulesinden.
Bütün gün gezmekten yorulduk ve çok acıktık. ‘Zübeyir’'e yemeğe gittik. Hepimiz o kadar acıkmıştık ki, birbirimizle hiç konuşmadan sürekli yemek yiyorduk. Önce gelen mezeleri silip süpürdük, sonra da ana yemekleri. Arada bir birbirimize bakıp gülüyorduk.
Oradan çıkıp ‘Şiirci’'ye gittik. Domenico yine nerede olduğumuzu sormak için şairi aradı. Bu gece de gelemeyeceğini düşünerek pek ciddiye almadık telefonlarını. Kısa bir süre sonra kardeşi 'Dorita'ile çıkıp gelince çok şaşırdık.
Genellikle onlar konuştu ben dinledim.Farsça ve İngilizce konuşuyorlardı. Şair, konuşulanları bana tercüme ediyordu. Onları dinlerken bir an önce İngilizce kursuna gitmem gerektiğini düşündüm.
Pazartesi sabahı 'Kapalıçarşı'' ya gittik. Birbirine çok benzeyen otantik mekanları vardı. Hep aynı yerde geziyorduk sanki. Oradan çıkınca Sultan Ahmet’e, Topkapı Sarayı’na gittik. Buraları yürüyerek gezmek zorunda olduğumuz için çok yorulduk. İstiklal’e dönüp biraz gezdik, 'Hasankeyf' kafede tavla oynadık. O gün, İki kişiyi yenip, iki kitap kazandığımı söylemeden geçemeyeceğim.
Benim için farklı ve güzel bir geziydi. Sevgili Şair'e ve Antrophos’a çok teşekkür ediyorum

9 Ağustos 2010 Pazartesi

ANLAR...


Anlar
Eger,yenıden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz,sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadıgım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çokriske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doguşu izler,
Daha çok dağa tırmanır,daha çok nehirde yüzerdim.
Görmedigim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım oludu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım .
Yeniden başlayabilseydim eger,yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.
Anlar,sadece anlar.Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su,şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eger ,hiçbir şey taşımazdım.
Eger yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder,güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım,bir şansım olsaydı eger.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorumn...
ÖLÜYORUM....
Arjantin-1985

Jorge Luis Borges

GECELERİ ALANYA...

AŞKSIZ, PARASIZ, PULSUZ TATİL!


21 Temmuz'da, sevgili Esoş'la Alanya'ya gittik. Uçaktan iner inmez pişman olduk ama geri dönmek için artık geçti.
Güzelim Ankara havasından sonra Alanya'da bizi yoğun bir sıcak karşıladı.Bu kadar neme dayanamayacağımızı düşündük.
Akşam Alanya'daki arkdaşım bize şehri gezdirdi. Sabah otele yerleştik, yaşayacağımız alanda kısa bir temizlik ve eşyalarımızın yerleştirilmesi faslından sonra en yakın plaja koştuk.
Eğer dışarı çıkınca denizin kenarında, eve gelince de klimanın kenarında değilseniz büyük ihtimalle buharlaşıp yok olabilirsiniz demektir.
İlk birkaç gün, hava değişiminin bizi çarpmasıyla uykudan gözümüzü açıp da plaja gitmek zor geldi. Hep geç saatlerde gittik plaja.Bir ara tatil boyunca uyuyacağımız, denize hiç giremeyeceğimiz konusunda endişe duymaya başladık. Çünkü plaja gelince de şezlongda uyuyorduk mışıl mışıl. Bu arada ikimizin de yüzme konusundaki eşsiz cesareti, Akdeniz'in dev dalgalarına karşı on iki gün boyunca verdiğimiz mücadele takdire şayandı.Ünlü DİM mağarasını gezdik. İçerisi ve dışarısı arasındaki ısı farkının da etkisiyle acele bir gezme oldu ama güzeldi.
Akşamları dışarı çıktığımızda, sanki bütün gün saklanan insanlar kendilerini sokağa atmışlardı.Tüm şehir rengarenk ışıklarla süslenmiş, çok hoş bir manzara vardı karşımızda. Bir akşam, -sürpriz ziyaretleriyle bizi mutlu eden- çok sevdiğimiz iki arkadaşımızla birlikte Alanya'yı Kaleden gören manzarası, biraz daha nefes alınabilen havası, harika yemekleriyle gerçekten çok beğendiğimiz MALDAN restorana gittik.Yemek boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan sevgili kediye, yemeğe eşlik etmesinden dolayı hepimiz teşekkür ediyoruz.
Akşamları gitmek isteidiğimiz yerler için seçeneğimiz oldukça fazlaydı. Çok gürültülü mekanları kaldıramayacak yaşta olmamızın etkisiyle, hep daha sakin yerler tercih ettik.
Müziği, ortamı ve kalitesi açısından en uygun olarak gördüğümüz KAKTÜS'te zaman geçirdik genellikle. ''Merdivenden inen ve çıkan maymun'' taklitleri, rengarenk kokteylleriyle barmeni,
''Hayatı
Aşskız,
Parasız,
Pulsuz,
Yaşıyorum!'' tişörtüyle göze batan sevimli 'çocuk' ve diğerleri gerçekten Kaktüs'e renk katıyordu.
Ankara'ya dönme vakti geldiğinde bu sıcaktan ve nemden kurtuluyoruz diye sevinçle çantalarımızı hazırladık fakat Ankara'ya geldiğimizde o kadar da sevinilecek birşey olmadığını, burada da havanın son derece sıcak olduğunu gördük.
Herşeye rağmen evimize dönmek güzeldi. Tatilimiz sıcak, bunaltıcı, uzun ama eğlenceliydi.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

KİTAPLARIMDAN... ''Utanç Bitti'' Anja MEULENBELT


1945'te Utrech'te doğdu. 16 yaşında yasak ilişkisinden hamile kalıp, okulunu terk etmek ve evlenmek zorunda kaldı.
19 yaşında boşandı, yarım kalan eğitimine devam etti.1970'li yıllarda Holanda'da feminist ve sosyalist hareketin gelişmesine katkıda bulundu.Uluslararası kongrelere,kitlesel kampanyalara, sosyal alanda kadın çalışmalarına katıldı.
''Utanç Bitti'' adlı otobiyografik romanında erkek egemen toplumun kadının varlığını hergün biraz daha yok saymaya çalıştığını, kadının yaşama hakkının elinden alınmaya çalışıldığını anlatıyor.
1970'lerde başlayan 'cinsel devrim''in 'cinsel' fakat devrimci olmadığına dikkat çekiyor. Erkeklerin en büüyk korkularının, kadınların artık onlara ihtiyaç duymadıklarını hissetmeleri olduğunu ortaya çıkarıyor.
Kitapta, kadınların tüm enerjilerini erkeklerin kendilerini iyi hissetmeleri için harcadıklarını gözler önüne seriyor.Kadının kadın haretketini yavaşlatan ve baltalayan birçok davranışını da eleştiriyor.

Geceleri dışarı çıkamıyoruz, çıkarsak da hızlı adımlarla doğruca karşımıza bakıp, yumruklarımızı her an birinin suratına indirecekmişcesine sıkarak yürüyoruz.Karanlık sokaklara girmemek için yolumuzu değiştiriyoruz. Yanlışlıkla bir erkekle gözgöze gelmişsek, taciz veya tecavüzü haketmiş oluyoruz.

Kitapta yer alan, Shulamith Firestone'den bir alıntıyla yazıma son veriyorum:

'' Eşitliğin olanaklı olduğuna inanan, yüksek ideallere sahip kadınlar, tipik kadınsı özelliklerinden vazgeçmek ve onları erkeklerin dolaysızlığı, dürüstlüğü, hareket özgürlüğü sandıkları şeye dönüştürmek için tüm çabalarını gösteren kadınlar pek de rağbet görmediler. Anneleriyle aynı kişiliği edinmemek için bulundukları büyük özveriye , yüksek amaçlarına, aydın sohbetlerine kimsenin değer vermediğini fark ettiler.
Çünkü erkekler, onların zekice takılmalarından, tarzlarından, cinselliklerinden, mum ışığında yemeklerinden keyif alsalar da her seferinde kafasızın biriyle evlenmek için çekip gittiler, daha da kötüsü sonra geri gelip nasıl bir canavarla evlendiklerinden yakındılar...''

20 Temmuz 2010 Salı

RECM cezası yasalarca uygun!


İrna ajansının haberine göre, İran İnsan Hakları Konseyi Başkanı Muhammed Cevad Laricani, "Bir mahkeme tarafından 90 kırbaç, bir diğeri tarafından da recm cezasına çarptırıldı, karar gözden geçiriliyor" dedi.

İki çocuk annesi Sakine Muhammed Aştiyani, zina suçu işlediği gerekçesiyle beş yılını hapiste geçirdi.

RECM


Kadın olmanın suç olduğu bir dünyada, taşlanarak-recm ile-öldürülen bir kadın SORAYA.
Uzun zamandır toplumun gündeminde olmayan kadın sorunlarını hepimize yeniden hatırlattı bu film.
CYRUS NOWRASTEH'in yönettiği film, 2009 yapımı,114 dakika. Oyuncular, Jim Caviezel, Shohreh Aghdashloo, Mozhan Marno, Navid Negahban.
Filmi izlerken insanın insana yapabileceği kötülüklerin ve işkencenin sonu yok galiba diye düşündüm.
Bir insanı beline kadar toprağa gömüp, onun çaresizliğinden sonuna kadar faydalanarak taşlamak! Taşlamak! Küçücük çocuklara bu olayı seyrettirip, onların da taşlamasını sağlamak! Aklın ve mantığın devreden çıktığı o anları izlemek dahi insan olan insanın sinirlerini bozarken, bu eylemi greçekleştiren insan görünümündeki tuhaf yaratıkların yüzlerindeki güçlü ifade size çok şey düşündürtüyor.
İnsanın insanı hiazaya getirme, egemenliğini pekiştirme çabasının bu derece acımasızlaştığını görmek hem acı, hem de utanç verici.
Filmin bir bölümünde, yönetmenin toplumun tabularından korktuğunu hissediyorsunuz. Filmde Soraya'nın taşlanması ile ilgili kararın verilmesine bir iftira sebep oluyor. İşte bu noktada soruyorsunuz, Soraya gerçekten eşini bir başka erkekle aldatsaydı taşlanarak öldürülmesini onaylayacak veya doğru mu bulacaktık?
Adalet yerini buldu mu diyecektik? Birçok kişi, kadına iftira atıldı, suçsuzdu dedi.
Eğer bu filmi izleyip, bu yorumu yapıyorsak, daha çok recm cezaları olur, daha çok SORAYA'lar ölür!..

19 Temmuz 2010 Pazartesi

ORYANTİRİNG


Oryantiring nedir dediğimizde, bize koşarak satranç oynamak dediler. Çeşitli sembollaer içeren tuhaf haritalar ve pusulalarla yön ve hedef bulmaya çalıştığınız eğlenceli, fakat yorucu bir spor dalı.
9-13 TEMMUZ 2010 tarihinde Ankara Çamkoru İzcilik Tesislerinde ORYANTİRİNG kursuna katıldık.Sıkıcı sayılmazdı. Genellikle eğlendik. Çok yorucu olduğunu da belirtmeliyim. Doğa yürüyüşleri, hedef bulma çalışmaları derken sürekli bir koşturma vardı.
Çadırlı kamp olarak geldik fakat, hava durumu haberleri yağışlı gösterdiği için-benim tüm itirazlarıma rağmen-bizi tesiste barındırmaya kararlıydılar. O iğrenç odalarda kaldık mecburen. Yatak denen tuhaf şeylerin üzerine uyku tulumlarımızı koyup yattık.
Şimdi, izcilik bu memleket için önemliyse,izciliği yürütmeyi düşünen bunca insan neden böyle bir rezilliğin içine atılıyor? Bunu kampın sonuna kadar tartıştık. Sanırım oradaki eğitimci liderler ve kamp sorumlularının da burunlarından getirdim kampı. Ama sen sormazsan, ben sormazsam, sorgulamazsam nasıl düzelecek aksaklıklar?

Kampın birgününü anlatayım:
Sabah 06,30 da gürültüyle uyandık.Ben herşeye rağmen 07,00 a kadar uyumaya çalıştım.07,15 te bir toplan düdüğü ve sabah sporu denen işkence .Kilometrelerce dağ, bayır, orman, dere, göl yürüdük. Sabahları ormandaki zemin ıslak olduğu için genellikle düşe kalka yürüdük tabii.
Kampa geri dönüp kahvaltı ettik. Yetersiz olmasına rağmen, ormanda o kahvaltı bile lükstü.
Kahvaltıdan hemen sonra bir düdük daha. Neymiş efendim, haritaları alacakmışız da, pusulayı haritaya kitleyecekmişiz de, hedefleri bulacakmışız..... oooooo çok yorucu.
Üstelik yön bulma konusunda son derece yeteneksizim.

öğle saatinde Çamkorudaki tüm ormanlık alanları, dağları, tepeleri, gölleri, dereleri koşturdular bize. Bu oryantiringçiler çok acımasızmış.Sanırım 10 km yürüdük. Artık konuşmaya bile halimiz kalmamıştı ama kampa dönüp yemek yemeliydik.

Dönüşte kamptaki sevgili arkaşım Nurcanla ekibin en sonunda kalıp, onları attlattık ve kahve içmeye gittik. O koşullarda bu kahveyi içmek bizim için muhteşem bir şeydi.
Üstelik yanında bir de falcısı vardı. Kahveleri içip, fallarımızı birer peri masalı gibi dinledik.İnanıp inanmamk o anki ruh halinize kalmış birşey.

Kampa dönüp yemeklerimizi yedik. Nihayet bitti derken acımasız ekip bize bir sürpriz yapıp, gece oryantiringi hazırlamışlar. Duyunca mutluluktan gözlerimiz yaşardı. Bu sefer de el fenerleri, harita ve pusulalarla ormandaydık. Saat 24,00 olduğunda kampımızdaydık. O berbat odalarda yatıp uyumak için can atıyorduk.
Artık evimde ve rahat yatağımda uyuyorum....

19 Nisan 2010 Pazartesi

17 NİSAN ANKARA EYLEMİ


17 NİSANDA ANKARADA ALANLARDAYDIK.DEMOKRATİK, KAMUSAL,PARASIZ, NİTELİKLİ EĞİTİM, GÜVENCELİ ÇALIŞMA HAKKI VE DEMOKRATİK, İNSANCA BİR YAŞAM İÇİN YÜRÜDÜK.

7 Nisan 2010 Çarşamba

TİYATRO


İZMİR DEVLET TİYATROSU,FELATIN BEY İLE RAKIM EFENDİ ADLI OYUNLA HAFTAYA ÇORUMDA.KANTOLAR, ŞARKILAR VE CANLI MÜZİKLERİN OLDUĞU BİR OYUN.

23 Mart 2010 Salı

TEK KİŞİLİK ŞEHİR


ANTALYA DEVLET TİYATROSU ÇORUM'DA. BEHİÇ AK'ın yazdığı 'TEK KİŞİLİK ŞEHİR' ADLI OYUN CUMA AKŞAMI SAHNEDE.

12 Mart 2010 Cuma

DUVARLARIN ÖTESİ


SİVAS devlet tiyatrosu gelecek hafta Çorum'da.
Turgut Özakman'ın yazdığı 'Duvarların Ötesi' adlı oyunda, hapishaneden kaçan idam mahkumlarının bir öğretmeni rehin almalarıyla yaşanan olaylar anlatılıyor.

9 Mart 2010 Salı

BU KADIN KİM?

DÜNYA KADINLARININ ULUSLARARASI BİRLİK MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ


1920'de Kopenhag 2. Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında Alman delege Clara Zetkin, Amerikalı kız kardeşlerinin izinden giden kadınların yılda bir kutladığı özel bir günün Uluslararası Kadınlar Günü ilan edilmesini önerdi.

19. yy'da şiddet, sömürü ve ayrımcılığa karşı özellikle Amerika'da eylemler ve grevler yapılıyordu.
8 mart 1857'de New York'ta tekstil sektöründe çalışan kadınlar, düşük ücret, uzun süreli çalışma saatleri, insanlık dışı çalışma koşullarını proteto etmek için grev yaptılar.
1908'de New York dokuma işçisi kadınların fabrikayı işgal etmesi, çıkan yangın ve 129kadının ölümüyle sonuçlandı.

1908'de yine New York'ta 15 bin kadın, daha iyi gelir, insanca çalışma koşulları, doğum izni, oy hakkı için ekmek ve gül sloganıyla yürüdü.

1909'da Kadınlar Günü, Sosyalist Parti'nin resmi etkinliği olarak 28 Şubat'ta Kadınların Ulusal Komitesi tarafından örgütlenereK kutlandı.

1917'de Rus kadınları,ekmek ve barış görevi ile Ekim Devrimi'nin yolunu açtılar.

1921' de Türkiye'de 8 mart, Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova adlı iki kız kardeşin girişimde bulunmasıyla TKP üyesi kadınların Uluslararası Komünist hareketle aynı tarihte kutlandı.

12 Eylül darbesinden sonra, 4 yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı.1984'ten bu yana çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından kutlanıyor.

8 Mart'ta dünyanın her yerinde eşitlik, adalet, özgürlük, emek ,barış ,mücadele ve dayanışma için eleleyiz!

28 Şubat 2010 Pazar

ÖLÜM KİTABI


Bir roman kahramanıyla kendini özdeşleştiren hemşire ENNY, romanın yazarına aşık olur. Yazar, son kitabında bu kahramanı öldürünce, hemşire çok üzülür, yazara karşı bir kin duymaya başlar. Trafik kazası yapan yazarı tesadüfen Enny bulur. Evine götürdüğü yazara aylarca işkence eder ve romanı onun istekleri doğrultusunda yeniden yazmasını ister. Yazar romana yeniden başlar fakat, Enny hiçbir şekilde yazılanları beğenmez. Kendi geçmişini anlatır birgün. Çocukluğunda ailesi bir yangında yok olmuştur. Kendisi de bir aileye evlatlık verilmiştir. Hayatı boyunca sevgisiz ve yalnız kalmış, çeşitli cinayetler işlemiştir.
Yazarın o evden kurtulabilmesi için, Enny'i ortadan kaldırması gerekir.

19 Şubat 2010 Cuma

GELECEK HAFTA ADANA DEVLET TİYATROSU ÇORUM'DA. STEPHEN KİNG'İN YAZDIĞI ' ölüm kitabı' ADLI OYUNU SERGİLEYECEKLER.

KAHRAMANLAR ÖLDÜ MÜ?


Ankara Devlet Tiyatrosu, 19 Şubat gecesi Çorum'da KAHRAMANLAR ÖLDÜ MÜ? adlı oyunu oynadı.
Oyunda sistemi sorgulayabilir, medya ve siyaset ilişkisini yeniden gözden geçirebilir, hem eğlenip, hem de düşünebilirsiniz. Prensiplerinlerinden ödün vermemenin, düşünmenin ve toplumsal duyarlılığın bedelini nasıl ödüyoruz? Sistemi sorgulamanın bedelini ödemeye hazır mıyız?
Herkesin izlemesi gerekn çok güzel bir oyun. Kaçırmayın.

11 Şubat 2010 Perşembe

KİTAPLARIMDAN... Zeynep DİREK Cinsiyetli Olmak


Kitapta, feminist yaklaşımlar, aile içi şiddet, militarizmin ülkemizde nasıl algılandığı, toplumsal cinsiyet, bedenin maddeleşmesi, birey olma süreci, islam ve feminizm sorgulanıyor.

KİTAPLARIMDAN...Yaşar KEMAL İnce MEMED


Verimli Anavarza toprağı, Anavarza kalesinin kayalıkları, rengarenk doğasıyla Çukurova, açlığın, haksızlığın, işkencenin kol gezdiği, güçlü olanın zalimleştiği, güçsüzlerin açlık ve sefalet içinde kıvrandığı bir yer haline gelmiştir.
Bu zulme karşı koyan İnce MEMED, zamanla bir halk kahramanına, bir efsaneye dönüşür.

KİTAPLARIMDAN... Yaşar KEMAL KİMSECİK


Yaşar KEMAL, ''KİMSECİK'' adlı üçlemesinde, korkunun insan benliğinde açtığı yaraları anlatıyor.
Çocukların sevgi dolu yürekleri ve hayalgüçleriyle korkunun gücüne nasıl karşı koyduklarını görüyoruz.

KİTAPLARIMDAN...Arno GRUEN İçimizdeki Yabancı-Nefretin Kökenleri Yabancı Olana Nefret ve Sonuçları


Yabancıları neden dışlarız? Neden onlardan nefret ederiz? Başka insanlara neden acı çektiririz?
Kendimize ne kadar yakınız? Kendimizi ne kadar tanıyoruz?
Eğer iç dünyamıza yabancıysak insani yönlerimizi ve insan ilşkilerimizi ne kadar geliştirebiliriz?
Kendi acılarımızın bilincine varıp acılarımızı yaşayamazsak sevgiyi de sahteleştiririz.
İçimizdeki nefretin kökenlerini çocukluğumuzda aramalıyız.

KİTAPLARIMDAN... Serpil SANCAR İMKANSIZ İKTİDAR-Hegemonik Erkeklik


Sorgulayan ama kendisini sorgulatmayan bir konum; erkeklik...
Statüsü, toplumsal sınıfı ne olursa olsun, tüm dünyada egemenlik onların elinde.
Toplumsal öğretilerle beslenen erkeklik, giderek iktidarın ve gücün simgesi haline geliyor.
Erkekler, bu öğretilerin kendilerine sunduğu nimetlerden yararlanmaya devam ediyorlar. Egemenliğin dışında kalmayı seçen erkekler de var.
Bu kitapta çok farklı erkeklik tarzları irdeleniyor.